• DERGİ
  • SİNEMA
  • GEZİ
  • BİYOGRAFİ
  • ANALİZ
  • TARİH
YAZARLARIMIZ
necdet meşe
necdet meşe
KİRLİ STK′LAR - II
osman koca
osman koca
İFTARİYELİK
fehmi yakut
fehmi yakut
DİYALOG ZEHİRLENMESİ
kaniye ayer
kaniye ayer
KENDİNE İNANMALI, BAKUGAN’INA GÜVENMELİSİN!
cengiz cantürk
cengiz cantürk
İDRİS-İ BİTLİSİ
abit yaşaroğlu
abit yaşaroğlu
SİYONİZM VE GEMİLER
hamit hatipoğlu
hamit hatipoğlu
KATSAYI KARARINA DAİR
hüseyin kerim ece
hüseyin kerim ece
SÜKUTUN DİLİ
mehmet horasan
mehmet horasan
CUMA GÜNLERİ İMAMLARA ÖZGÜRLÜK
alim daşpınar
alim daşpınar
GIDA SAVAŞI - II
metin ünlü
metin ünlü
GÜLÜMSÜYORUM
GENÇ KALEMLER
tuğba sevim
HADİ AĞLA BİRAZ
tuğba sevimesma pınar kavalcı  kübra şenalaynur malkoç hilal yılmaz kübra kuruner neslihan arviş
ALINTI YAZILAR
hüseyin akın
Zor zamanda konuşmak
Bookmark and Share Bu yazi 76 defa okunmustur.

İSTANBUL BEYRUT ARASI TARİHTE BİR YOLCULUK/ Mustafa ÖZKAYA
21.12.2009 /

Beyrut’a indiğimizde hava İstanbul’dan farksız bir sıcaklıkta idi. Lübnan’ı diğer Arap ülkelerinden her zaman daha fazla merak etmişimdir. Arap dünyası içinde “kaynayan kazan olma rolü” sanki hep Lübnan’a biçilmiştir. Hıristiyan ve Müslüman Araplardan oluşan bir devletin nasıl bir denge üzerinde yürütülebildiği konusu başlı başına merakı celbetmeye yetiyor.


 

Osmanlı’nın Yıkılışında Beyrut’ta Ayak Oyunları

Osmanlı dönemindeki Arap milliyetçilik akımının baş aktörlerini içinden çıkaran ve Batıyla Osmanlı’nın yıkılış döneminde en sıcak temasları sağlamış olan bilhassa Hıristiyan Arap önderler buralarda Batının işbirlikçisi rolünü seve seve kabul etmişlerdir.

Osmanlı dönemi Beyrut Şehremini olan Selim Ali Sellam anılarında, Hıristiyan Araplarla birlikte kurdukları “Cemiyet-i Islahiyye” derneğinden bahsederken dernek üyesi Hıristiyan Arapların Fransa’nın Beyrut Konsolosluğuna giderek dernek adına elden teslim ettikleri mektubu ancak Osmanlı Devleti’nin Fransa Konsolosluğunu ele geçirmesi sayesinde öğrenebildiğini ifade eder. Uzun bir bağlılık ve talepler silsilesi içeren mektupta şu başlıklar dikkat çekmektedir:

Beyrut, 12 Mart 1913

Beyrut’ta Suriye Fransa Konsolosu Mösyö Couget Cenaplarına,

Sayın Başkonsolos,

Biz aşağıda imzası bulunan ve Beyrut vilayeti için bir ıslahat projesi tanzim etmek üzere bütün cemaatler tarafından seçilen umumi heyetin icra komitesi Hıristiyan azaları, Fransa’yı Osmanlı Hıristiyanlarının hamisi ve Suriye Hıristiyanlarının kabul edilen vatanı olarak görüyoruz. Bu sebeple, aşağıdaki mülahazaları Fransa’nın Suriye Konsolosu’nun dikkatlerine sunmaktan şeref duyuyoruz

Mektup bu şekilde başlıyor ve bir dizi talep ve şikâyette bulunduktan sonra şu ifadelere yer veriyor:

Suriye Hıristiyanlarının emelleri ve talepleri: Suriye Hıristiyanlarının en büyük emeli, Fransa’nın Suriye’yi zaptetmesidir. Keyfiyetin bu şekilde gerçekleşmesi maksadıyla, Beyrut Hıristiyanları adına hareket eden ve aşağıda imzası olan bizler,…tercih edilmesi gereken yolun aşağıdaki gibi olduğunu söylüyoruz:


 


  1. Fransa’nın Suriye’yi zapt etmesi,
     
  2. Fransa’nın bilfiil murakabe ve himayesi altında olmak kaydıyla Beyrut vilayetine tam muhtariyet verilmesi,
     
  3. İkisi de Fransa’nın bilfiil murakabe ve himayesi altında olmaları kaydıyla Beyrut’un Lübnan’a ilhak edilmesi.
     


 

Mişel Tuveyni, Yusuf el-Hani, Petro Tarrad, Eyyüb Sabit, Rızkullah Arkaş, Halil Zeyniyye.” (Selim Ali Sellam, Beyrut Şehreminin Anıları 1908-1918, s.130-132, Klasik Yayınları)

Tabii ki Fransa ve İngiltere’nin Lübnan’daki yandaşları bu ekiple sınırlı kalmadı. Osmanlı’dan kopuşun gerçekleştiği günlerden bugüne Lübnan ya etnik çatışmanın sarmalına daldı ya da dış müdahaleye açık yapısıyla korumasız ve korunaksız bir şekilde her türlü saldırıya maruz kaldı.


 

Beyrut Sokaklarındaki Yabancı Enflasyonu

Beyrut sokaklarında dolaşırken birçok yabancıya rastladığımızda pek şaşırmıyorsunuz; çünkü herkes biliyor ki binlerce yabancı istihbarat elemanı Beyrut’u mesken tutmuştur. Aynen İstanbul’daki Galata köprüsünde balıkçılar gibi yemlerini salarak oltaya yakalanacak balıklar beklenmektedir. Parası bol olan birçok yabancının da buradaki tabiat güzelliğinden istifade etme düşüncesiyle Beyrut’a yerleştiği elbette vakidir, ancak bunların hatırı sayılır bir kısmı büyük devletlerin bazı kişi ve örgütleri manipüle etme ya da satın alma becerisi yüksek tecrübeli elemanlarıdır ve tabiri caizse bunlar Beyrut sahil şeridinde cirit atmaktadırlar.

Elbette Batılı ülkelerin Lübnan aşkının bir sebebi var. Lübnan, Ortadoğu’nun işgal ve kontrolü yolunda önemli bir deniz kapısı ve ilk basamağıdır. Bu nedenledir ki son dönemde Suriye askerleri Hariri suikastı gerçekleştirilerek Lübnan’dan çıkarılma yoluna gidilmiştir ki, yalnızlaştırılmış bir Lübnan’ın çok daha kolay lokma olacağı düşünülmüştür. Bundan hareketle İsrail’in 2006 senesinde Lübnan’a gerçekleştirdiği saldırı bu planın bir parçası olarak uygulanmıştı. Ancak içerideki direnişin boyutlarını küçümsemiş olması nedeniyle bu kalleş saldırısı İsrail’in kendisi açısından tam bir hüsranla son buldu.

Beyrut sokaklarını gezerken bizler bu saldırıların neden olduğu yıkım görüntüsünden en azından Beyrut’ta artık eser kalmadığına şahit oluyoruz. Ancak Lübnan şu anda başka bir karışık durumla karşı karşıya ve bunu bütün Beyrut sokaklarında yaşamanız mümkün. Dışarıdan saldırı planları tutmayınca içeride bir takım örgütler marifetiyle türlü türlü sinsi planlar hazırlanıyor bu küçücük ülkede. Beyrut sokaklarında dolaşırken, Filistin kamplarında ortaya çıktığı iddia edilen ve yerel el-Kaide adıyla tanıtılan “Ensar’ul İslam” adındaki bir örgüt Beyrut sokaklarında bombalar patlatıyordu. Hatta gece yarısı otelimize ulaştığımızda 3-5 kilometre ötede bir bomba patladığını otel görevlileri bize iletiyorlar. Denetim ve kontrol o derece sıkı ki, bir caddeden diğerine geçmek bile ciddi bir askeri denetime tabi. Bir sonraki gün akşam yemeği için dışarıya çıkıp otelimize dönmek üzereyken iki cadde ötede bulunan askerlerle karşı karşıya geliyoruz. Eğer askerler pasaportlarımızın otelde tutulduğuna inanmasalardı başımıza hiç de hoşumuza gitmeyecek şeyler gelebilirdi.


 

Araplar Osmanlı’ya mı, İttihat ve Terakki’ye mi İsyan Ettiler?

Arapların topluca Osmanlı’ya ihanet ettikleri söylentisi toplumumuzda özellikle propaganda amaçlı olarak kullanılagelen bir konudur. Yukarıda Hıristiyan Arapların yaklaşımını gösteren bir alıntıya yer verilmişti. Aynı kitaptan Arapların genelinin yaklaşımını yansıtan başka bir alıntıya yer veriyorum. Bu defa kitabın müellifi Selim Ali Sellam’ın hassas olan o dönemde Yıldız Sarayı’nda Sultan Mehmed Reşad ile yaptığı özel görüşmenin tutanağına yer veriyoruz:

Mabeyn başkâtibi bizi kendilerine takdim etti. Sultan şöyle buyurdu: “En çok istediğim, tabi olunan ile tabi olan arasındaki bağların güçlü bir şekilde devam etmesidir.” Şöyle cevap verdim: “Halife-i Muazzam Hazretleri’nden şuna inanmalarını istirham ederim ki Araplar canlarını, mallarını ve evlatlarını yüce hilafet makamının korunması için feda edeceklerdir. Tabi olunan ile tabi olan arasındaki bağı kopartmaya matuf en küçük bir düşünce bile yoktur.”” (Selim Ali Sellam, s.134)


Selim Ali Sellam Meclisi Mebusan’a Beyrut vekili olarak 1914 yılında seçildiğinde Lübnan ve Suriye’de oynanan oyunların arka planında eğitim ve yabancı okullar olduğunun altına çizer ve eğitim bütçesinin değerlendirildiği oturumda şu sözlere yer verir:

Muhterem Vekiller! Fransa Cumhuriyeti’nin Suriye’deki okullarında 43.000 öğrencisi, Rusya’nın 35.000 öğrencisi vardır. Bunlardan başka Almanların, İtalyanların ve diğerlerinin okulları da vardır. Bu büyük sayı karşısında resmi okulların öğrenci sayısının son derece az kaldığını gördüğünüz takdirde memleketin sonunu tehdit eden tehlikeyi daha iyi anlarsınız.” (Selim Ali Sellam, s.144)

Günümüzde Güneydoğu ve Kuzey Irak’ta sahneye konan senaryonun bir benzerinin Lübnan ve Suriye’de gerçekleştirildiğini görmekteyiz. Diğer yandan o bölgede devlet adına hareket edenlerin kopuş sürecini sanki hızlandırmak istercesine yapmış oldukları hareketler de gerçekten düşünülmeye değer.

Yine o dönemde yaşamış olan Osmanlı Araplarının önemli entelektüel ismi ve aynı zamanda devlet adamı olan Emir Şekib Arslan, yazdığı hatıratında şu düşüncelere yer veriyor:

İngilizler I. Dünya Savaşı öncesinde birçok Arap gencini yanlarına çekmeyi başarmışlardı. Kimisine şahsi menfaat sağlamışlar, kimini ikna yoluyla yanlarına almışlardı. Tek isteklerinin, Abbasiler veya Emeviler gibi bir Arap devletini yeniden kurmak olduğuna Arapları inandırmışlardı. Böylece Araplar arasında devletten ayrılmaya samimiyetle inanan ve ilk fırsatta bunu gerçekleştirmek isteyen hatırı sayılır bir grup oluşmuştu. Bunların Arapların çoğunluğunu teşkil ettiğini söylemeye imkan yoktur. Hatta aklı başında Araplar, Araplarla Türkler arasında meydana gelecek bir ayrılığını, kendi ülkelerinin Batı hakimiyetine geçmesiyle sonuçlanacağını anlamışlardı…Aksini düşünenler ya tecrübesiz ya da din bağını hiç umursamayan kişilerdi. Bunların kimisi İngilizler tarafından parayla tutulmuş hizmetçiler gibi çalışıyorlardı.” (Emir Şekib Arslan, Bir İttihatçı Arap Aydının Anıları, s.36-38, Klasik Yayınları)

Emir Şekib Arslan bunları söyledikten sonra bu bölgenin Osmanlı’dan koparılmasında en büyük sorumluluğun İttihat ve Terakki Yönetimine ve onların Arap bölgelerinin Osmanlı’dan kopmasını önlemek üzere bu bölgelere görevli gönderdiği Cemal Paşa’ya bağlar. Bilhassa suçlu suçsuz ayırt etmeksizin toplumun önde gelenlerine tutuklama, sürgün ve en nihayetinde toplu idamlar uygulamasının Arapçılık akımının en önemli lokomotifi olduğunu söyler ve 1000 yıllık devlet tecrübesine sahip Türklerin böyle bir basiretsizliği nasıl göstermiş olmasına olan şaşkınlığına ifade edecek söz bulamaz. Ona göre sanki Cemal Paşa ve onun gibi düşünenler bölgenin Osmanlı’ya bağlı kalması için değil; tam aksine koparılması için görevlendirilmiş isimlerdir:

Kesin kanaatime göre Cemal Paşa bu kişiler hakkındaki idam kararını infaz ettiği zaman Nazırlar Kurulu olaydan haberdar değildi. Tek bildikleri bu kişilerin halen yargılanmakta olduğuydu. Bu yüzden Sadrazam Prens Said Halim Paşa’nın Cemal Paşa’ya tepkisi son derece sert olmuştu. Sadrazam, Paşa’ya çektiği telgrafta bu meselenin tamamıyla siyasi olduğunu ve Paşa’nın Nazırlar Kurulu kararı ve Sultan’ın onayı olmaksızın böyle bir kararı uygulama yetkisinin olmadığını söylüyor ve olayın tek sorumlusu olarak Paşa’yı görüyordu. Sultan Mehmed Reşad bile: “Cemal Paşa’nın Suriye’de öldürdüğü kişilerden ben sorumlu değilim” demişti… Tek söyleyebileceğim şudur: Cemal Paşa’nın Suriye’de takip ettiği siyaset, Osmanlı Devleti ve İslam Alemi’nin başına gelmiş en büyük felaketlerden biridir. Olayların birinci derecede sorumlusu Cemal Paşa’dır; ancak Talat ve Enver de ona istediğini yapma fırsatı verdikleri için sorumludurlar.” (Emir Şekib Arslan, s.101)

 


 

İslam Nur’dur Fitne Nar’dır!

Lübnan’da iken bir toplantıya bizler de katılıyoruz ve Lübnan’ın önemli isimlerinden birisi olan Dürzi Lider Maan Başur Osmanlı ile ilgili öylesine övgü ve güzel sözler kullanıyor ki şaşırmadan edemiyoruz. Aradan tam bir yüzyıl geçtikten sonra Lübnan’ın yaşadıklarının aslında tam bir kayıp tarih olduğunu söylerse birisi kesinlikle yanılmaz. Çünkü bütün ümitleri bir bir ellerinden alınan bu ülke, çalınmış bir tarih ve coğrafya serzenişinde bulunuyor bütün sokaklarında. Hariri suikastı bu ülkenin içine sokulmak istenen fitnenin ne kadar büyük olduğunu göstermeye yeter de artar bile. Ancak şu anda bütün sokaklarında Hariri suikastının faillerinin bulunması çağrılarından Lübnan’ın bu fitneye mağlup olmayacağına kadar yüzlerce büyük bilboard afişleriyle donatılmış.

Öte yandan “İslam Nur’dur, Fitne Ateştir” pankartları birçok sokakta gözünüze ilişiyor. İnsana içten içe bir şeyler kaynıyor izlenimi veren bu sokak görüntülerinde yine de yaşam devam ediyor ve çocukların gülümsemesi bizlere bir sıcaklık veriyor. Her zaman olduğu gibi elimizde fotoğraf makinesi güzel ve ilginç görüntüleri yakalamaya çabalıyoruz ve iki günlük bir gezi için doyurucu miktarda ve kalitede fotoğraf karesi yakalıyoruz.

Konuştuğumuz kimseler, Türkiye’nin büyüklüğünden ve son dönemde Türk halkının ve hükümetinin Lübnan’a olan yardım ve yakınlığından söz ediyor. Beyrut merkezinde büyük bir camide kıldığımız Cuma namazı sonrasında Camii’nin imamını selamladığımızda o da Türkiye ile ilgili son gelişmelerle ilgili bizden bilgiler almak istiyor. Biz de kendisinden Lübnan’da son dönemde yaşanan olaylar konusunda yorum almak istediğimizde Lübnan’da birilerinin yeniden kazan kaynattığını ifade ediyor ve İslam adına yapılan işlerin arka planında karanlık hesaplar yattığını söylüyor.

Beyrut’ta aşırı zengin ve pür-aristokrat Arap sosyetesine sıklıkla denk gelmeniz de mümkün. Beyrut dışında - özellikle Filistin kamplarında - yaşanan sefaletin ulaştığı derinliğe inat, şatafat ve lüks yaşamın zirvesinde dolaşanlara bu şehirde her zaman rastlamak gayet normal. Batılı yaşamın örneklerini sizlere sunan bu kişiler acaba, Lübnan için nelerini feda edebilirler diye düşünmeden geçemiyorum. İsrail Lübnan’a saldırırken Amerika’da bir resepsiyonda tanıştığım Lübnan asıllı Hıristiyan bir Arap bayan, saldırıların sorumlusu olarak Hizbullah’ı sorumlu gördüğünü söylediğinde ağzım açık kalmıştı. Kendisine acaba İsrail’e bir kusur bulup bulmadığını istihzalı bir şekilde sorduğumda İsrail’in de yanlış yaptığını ama yine de asıl sorumlunun Hizbullah olduğunu tekrarlamıştı.

Beyrut’ta Karanlık Bir Gecede Yaşadıklarımız

Gece artık dönüş için havalimanına gitme vakti geldiğinde bir minibüs tutarak topluca yola koyuluyoruz. Gece yarısı saat 03.30’da yarım saatlik havalimanı yolculuğumuz 3-4 araba dolusu özel birliklerin bizi durdurmasıyla aniden sekteye uğruyor. Bombaların patladığı bir gece vakti bir minibüste yanlarında bagajları ile birlikte 3-5 kişinin gece yarısı bu geç saatte yaptıkları yolculuk tabiî ki dikkat çekiyor ve şüphe uyandırıyor. Kısa sürede mevzu anlaşılıp uçağımıza yetişmemize müsaade ediliyor. Ancak oracıkta dikkatlerimizden kaçmayan bir olay gerçekleşiyor. Bizi denetlemeye birbirinden farklı 3-4 ayrı güvenlik ekibinin gelmesine ilk başta anlam veremiyoruz. Bu sayede Lübnan’da birbirinden bağımsız bir dizi güvenlik biriminin bulunduğunu ve her birinin ayrı ayrı inceleme yaptığını anlıyoruz. Böylesine etnik ve mezhebi parçalı yapıya sahip bir toplumun üzerindeki devlet yapılanmasında da parçalı emniyet ve güvenlik oluşumlarının bulunması bizi hem şaşırtıyor hem de düşündürüyor. Tam bu sırada Emir Şekib Arslan’ın şu sözleri aklıma geliyor:

Birçok arkadaşım ve dostum Osmanlı taraftarı bir siyaset izlediğim için bana kızıyordu… Ben de herkese sabırlı olmalarını, katran karasından daha beter günler göreceklerini ve o dönemde şikayetçi oldukları Türk yönetimini arayacaklarını söylüyordum. Arap bölgelerinin Fransa ve İngiltere arasında paylaşılacağından kuşku duymuyordum; ama o gün kimseyi buna inandırmak mümkün değildi… Nasihatlerimi anladıklarında devir çoktan değişmişti.” (Emir Şekib Raslan, s.64)




Etiketler

  Yorumlar
+ Yorum ekle
Henüz hiç yorum yapılmamış.