• DERGİ
  • SİNEMA
  • GEZİ
  • BİYOGRAFİ
  • ANALİZ
  • TARİH
YAZARLARIMIZ
necdet meşe
necdet meşe
KİRLİ STK′LAR - II
osman koca
osman koca
İFTARİYELİK
fehmi yakut
fehmi yakut
DİYALOG ZEHİRLENMESİ
kaniye ayer
kaniye ayer
KENDİNE İNANMALI, BAKUGAN’INA GÜVENMELİSİN!
cengiz cantürk
cengiz cantürk
İDRİS-İ BİTLİSİ
abit yaşaroğlu
abit yaşaroğlu
SİYONİZM VE GEMİLER
hamit hatipoğlu
hamit hatipoğlu
KATSAYI KARARINA DAİR
hüseyin kerim ece
hüseyin kerim ece
SÜKUTUN DİLİ
mehmet horasan
mehmet horasan
CUMA GÜNLERİ İMAMLARA ÖZGÜRLÜK
alim daşpınar
alim daşpınar
GIDA SAVAŞI - II
metin ünlü
metin ünlü
GÜLÜMSÜYORUM
GENÇ KALEMLER
tuğba sevim
HADİ AĞLA BİRAZ
tuğba sevimesma pınar kavalcı  kübra şenalaynur malkoç hilal yılmaz kübra kuruner neslihan arviş
ALINTI YAZILAR
hüseyin akın
Zor zamanda konuşmak
Bookmark and Share Bu yazi 169 defa okunmustur.

Osmanlı′dan Bugüne İslamcılık Süreci
22.12.2009 /
İslamcılığın Kısa Tarihi Erdoğan Tuna

Giriş

            Avrupa′nın yaşadığı Rönesans, reform gibi kültür , sanat ve din alanındaki aşamalar yeni ticaret yollarının bulunması , yeni hammadde kaynağı sömürgelerin keşfi, sanayi inkılabı gibi ekonomik atılımlar ve bu sıçramalarla birlikte teknolojik ve bilimsel gelişmeler batıyı taklitçilikten  yozlaşmadan,skolastik felsefeden kurtarıp Doğu medeniyetlerinin karşısında üstün duruma getirmiştir. Bu üstünlük zamanla batıda ortaya çıkan sosyal, ekonomik, teknolojik ve ideolojik gelişmelerin İslam dünyasına yayılmasını da beraberinde getirmiştir. Çünkü batının yaşadığı bu gelişmelere karşın İslam dünyasına, mensuplarının yaşadığı dünyevileşme,eğitim kurumlarında donukluk , ezbercilik;dini alanda ise körü körüne mukallitlik hakimdi. Bu çelişik durum İslam dünyasının saltanat sahiplerini devlet kurtarma paniği çerçevesinde batıdan şekli reformlar ithaline itmiştir. Bunun yanında imparatorluk, halkını- 1789 Fransız devriminin etkisine karşı- bir arada tutmak için çözümler aramaya başladı. Osmanlı′nın çöküş dönemine damgasını vuran üç tarz-ı siyaset sırasıyla Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük oldu.

Osmanlıcılıkla başlayan serüven kısa sürede balkanlardaki gayrimüslim kavimlerin uluslaşarak  kendi bağımsızlıklarını kazanmasıyla sonuçlanınca devlet erkanı bir adım geri atarak İslam kökenli kavimleri bir arada tutma siyasetini gütmeye başladı ve bu İttihad-ı İslam olarak 1870- siyaset sahnesine sokuldu. II. Abdulhamid′in devlet politikası olarak ortaya konan fikriyat hakim olduğu dönemde ciddi başarılar elde edemedi ve bir İslamizasyon politikası olarak kaldı. Çünkü II. Abdulhamid′in bu siyaset adına ortaya koyduğu icraatlar;Arap dünyasına önem vermek, Hicaza tren yolu yapmak, hacılara hürmetin artması ve İslam münevverlerini İstanbul′da tutmakla sınırlı kaldı.Bu siyasetin yanında II. Abdulhamid dönemi batılı eğitim reformlarının en ileri olduğu dönemdi.İttihad-ı İslam bir anlamda batıcı reformların göze batmaması için kullanıldı.Bu dönemde istibdat da çok yoğun olarak uygulandı ve buna karşın dönemin İslamcıları bile özgürlük isteyerek İttihat Terakki′yi destekledi. Bu istibdat havası İslamcılık siyasetinin fikri ve ilmi boyutta gelişmesine de mani olmuştur.  Hepsinden de önemlisi bu siyasi tavır Ömer bin Abdulaziz tecdidini getirmemiş,kaynaklara dönmek yerine kaba bir siyasi söylem olarak kalmıştır. Gerçi kimi araştırmacılar İttihadı-ı İslam politikasının uygulama tarihi ile Cemaleddin Efgani′nin İstanbul′a  geliş tarihinin aynılığına dikkat çekseler de  Hamid′in İslamcılığıyla Efgani′nin İslamcılığı arasında sadece bir isim benzerliği vardır.Çünkü Efgani′nin ortaya koyduğu söylemde de batı karşınsında bir tavır alış olsa da onun siyasetinde bir ümmet sancısı vardır yoksa şekli olarak devlet kurtarma derdi yoktur.

   

 İslamcılık Siyaseti ,Doğuşu ve Çıkış Nedenleri

           

Dönemin Müslüman münevverlerince ismi üzerine ittifak edilmeyen bir siyaset olan İslamcılık siyaseti: İslamlaşmak,İslamcılık,İslamlık, İttihad-ı İslam,Tevhidi İslam İslami modernizm , modernist İslam gibi isimlerle isimlendirilmiştir. Ahmet Nedim,İslamcılık ifadesinin tam olarak Müslümanlığı karşılamadığı gerekçesi ile reddetse de  İslamlaşmak ifadesi Müslümanların genel kabulü olmuştur.Bu siyaseti Sait Halim Paşa şöyle bir tanımlamayla ortaya koyuyor ; Bizim için İslamlaşmak demek; İslamiyet′in inanç , ahlak , yaşayış ve siyasete ait esaslarının tam olarak tatbik edilmesi demek. Bu tarifte de görülen sancı , İslamiyet′in ortaya koyduğu esasların İslam coğrafyasında uygulanmayışıdır. Bu sancı , birçok Müslüman aydında var olsa da o dönemde İslam coğrafyasını dolaşarak ilk kez Cemaleddin Efgani tarafından ortaya konulmuştur. Bu ilk elbette Asr-ı saadetten sonra o döneme kadar İslami ihya çalışmalarının olduğunu göz ardı etmez. Mesela bir şah Veliyullah Dehlevi Tasavvufi çevrede yetişse de  bir çok kavramı yeniden tanımlamaya çalışmış ve tasavvufun yeniden gözden geçirilmesine ön ayak olabilmiştir. Burada kastedilen dönemimize etki eden ihya çabasının bir anlamda Efgani tarafından canlandırıldığıdır.

Cemaleddin Efgani gittiği her yerde derin izler bırakmıştır:Hindistan′daki ve Mısır′daki anti-emperyalist ayaklanmalardan (İngiltere karşıtı) , İran′daki anayasal devrime ve İstanbul′daki İslamcı mecmuaların çıkışına kadar… Artık batıyı taklitten başka çıkış yolunun olmadığını düşünen İslam dünyasının gerek devlet erkanı gerekse de aydınları Efgani′nin söylemleriyle sarsılmışlardır.O batıya teslim olmanın dışında başka bir yolun "İslami değerlere dönüş" olduğunu göstermiştir.Öğrencisi Muhammed Abdullah′la birlikte çıkarttıkları Urvet′ul ,Vuska adlı  mecmua ile batı karşısında ümmetin yeniden kendi kimliğine dönerek dirilmesini telkin etmiş,birçok yerde aydınların kendine gelmesini sağlamıştır.O′nun öne çıkarttığı siyasetin hedefinde özgürlük için her milletin kendi topraklarında kurtuluşa ulaşması ve ittihad-i İslam′a bu yolla ulaşmak yatar. O böyle bir söylemle dönemin milliyetçilerini bile etkilemiştir. Bu kurtuluşun ise Asrı – Saadete dönüşle mümkün olabileceğini söylemesi batıda kurtuluş arayan  bir ülkede elbette sarsıcı olacaktı. Cemalettin Efgani′den Muhammet Abduh ,Reşit Rıza gibi kişilerin yanında M.Akif Ersoy,Elmalı Hamdi Yazır,Said Nursi Sait Halim Paşa gibi aydınların da etkilendiklerini ortaya koyduklarını eserlerden anlamak mümkündür.

            Bu söylem Osmanlı′da ,her ne kadar 1870′lerde devlet söylemi olarak ortaya konsa da esas kimliğini 1908 de kurulan Sırat-ı Müstakim dergisi ile kavuştu. Bağımsız bir aydın topluluk tarafından çıkarılan dergide çeşitli sorunların yetersiz de olsa İslami bir bakış açısıyla öneriler sunulmaya çalışıldı.Bu dergi çevresi ve diğer İslamcılar tarafından ortaya konan düşüncelerde temel espri,kaynaklara dönüş ( Kuran-Sünnet) ve bununla birlikte içtihat kapısının açılması;Batı karşısında savunmacı ve sentezci de olsa " batının bilim , fen ve teknolojik gelişmeleri alınsa da inanç ibadet ve kültürüne karşı çıkıştır.".

 

 

                     İlk İslamcıların Ortaya Koyduğu Hedeflere Toplu Bakış

                                         Ve Hedeflerin Tarihi Gelişimi

            1.Müslümanları Saf Bir  İnanç Sahibi Yapmak

 2.Eğitim-Öğretimin Islahı,Cehaletle Bilgisizlikle , Taklitle Mücadele

3. Tasavvufun Islahı:

4. Dönemin Ahlak Anlayışına ve Kavramların Çarpıtılmasına Karşıydılar:

5. Cihad Anlayışının İhyası:

1.Müslümanları Saf Bir  İnanç Sahibi Yapmak:     Dönemin insanlarının hurafeci , bid′atçı , mezhepçi bir din anlayışına sahip olduğuna ve insanların Kuran  ve sünnet çerçevesi yerine tarihin ürettiği ritüellerle birlikte yaşadığı bir İslam inancına karşı , ilk İslamcılar "kaynaklara dönüş" söylemi ile geleneksel İslam yerine tevhidi İslam′ı gündemleştiriyorlardı. Çünkü devlet yapısının ve kamusal alanın İslam hükümlerinden arındırılıp saltanatın ve örfi hukukun hakimiyetine devredildiği ve sadece sıradan vatandaşlar için ise  şer-i hukukun uygulandığı bir devlet mekanizmasının şeriatla ilişkilendirilemeyeceği ortadaydı . Bu söylem , insanların dinlerini ilk elden öğrenmelerini telkin ederken yazılı metinlere dönüşü de destekliyordu.. Kaynaklara dönüş söylemi Kuran-ı insanların gündeminin sokmakla birlikte dönemin sorunlarına onun perspektifi ile çözümler aramanın da gerekliliğini ifade ediyordu. Kuran ve onun gölgesinde oluşan sahih sünnetin gündemleştirilmesine de sergileniyordu (Muhammed Abduh ve Reşit Rıza′nın El-Menar tefsiri örnekliğin başlangıcı sayılabilir.) Abduh kaynaklara dönüşü gündeme getirmekle kalmayıp kaynaklara bakışı da kendince sistemleştirilmeye çalışmıştır. O Kuran′ın onayından geçmiş hadisleri  delil ve kaynak olarak görüyordu. Bu bakış açısı dönemin gelenekçilerince de ciddi eleştirilerle karşı karşıya kaldı Abduh′un Fil Suresi örneğinde olduğu gibi mucizeleri aklileştirme yoluna gitmesini modernistliğine delil getirenler yanılgı içerisindedir. Çünkü bu bir istisnai durumdur ve Abduh′un genel düşünceleri tahlil edildiğinde onun klasik sorgulamacı olduğu görülür Abduh hiçbir zaman Kuran-ı ve sahi sünneti  tartışma konusu yapmamış ve bidatlere ,mevzu hadislere ,hurafelere karşı koyarak sorgulamasının sınırlarını ortaya koymuştur. Tevhidi İslam çizgisi ,modernist Seyyid Ahmed Han′ın anlayışına Cemaleddin Efgani′nin kaleminden Dehriyun′a Reddiye bile yazmıştır.

            Kuran ve sünnet üzerine yapılan bu çağrı birçok ilmi ve fikri çalışmalara dönüşmüş ve bir sistematiğe -yetersiz de olsa- adım atılmıştır. Kuran′ın anlaşılamayacağı ya da ulema sınıfı (!) tarafından anlaşılabileceği,Kuran′ın şeklinin kutsanıp özünün yaşamlardan uzaklaştırıldığı ,insanların ilmihallerden başka şeyleri okumalarının kerih görüldüğü bir süreç,  kaynaklara dönüş söylemiyle hemen alışılamamış ve hala bunun ciddi sancıları başlangıç kadar olmasa da çekilmektedir. Ancak Menar örneğinin yanı sıra özellikle Beyan′ül Hak,Sırat-ı Müstakim ve  Sebilu′r Reşad çizgisinin ortaya koyduğu ilmi ve fikri çalışmalar bu konunun gündemleşmesini sağlamıştır ve Hak Din Kuran Dili gibi istisnai eserlerin ortaya çıkmasını beraberinde getirmiştir .

            Bugün itibariyle kaynaklara bakış, artık İslami Hareketin başlıca sorunu olarak karşımızda durmaktadır.Çünkü İslami hareket mefhumu da dini aynı algılayan ve yaşayanları ifade etmektedir.Bu,hareket mensuplarının alim meşrepli olmalarını gerekli kılmaktadır .  Mensupların akidevi olan bu konuda aynileştirme-ictihadi alan dışında-çabası İslami Hareketin öncelikle önderliğinin sorumluluğundadır.Ancak bu , kadroların belli ilmi ve fikri çabalarıyla, zorlamalarıyla aşılabilecekler bir sorun olarak da gözükmektedir.Çünkü önder kadro öncelikleri daha farklı alanlarda görmekte ve bu önemli mevzuu ya göz ardı etmekte ya da referansları belli olmayan ve kendine münhasır hareket dışı kişilere havale etmektedir.

            Tevhidi söylem TC′nin kurulmasından sonra özellikle DP′nin iktidarına kadar diğer muhalif söylemler gibi bir varlık gösterememiştir. Çünkü istibdat, insanların fikirlerini tartışma ve yayma zeminini ortadan kaldırmıştır. 1950′lerden sonra rahatlayan ortamda bu söylem -Kuran ve Sünnet′e dönüş- 60′ların başında tercümelerle kendini duyurmaya başlanmış ve dönemin gelenekçilerince de epeyce tepkiyle karşılanmıştır. Bu tepkilere karşın özellikle Hilal ,Tevhid ,Şura ,Düşünce gibi dergilerin sırtında 80′lere kadar gelebilmiş ve kimi zaman ürkek,kimi zaman da cesur bir tavırla Kuran ve Sünnete vurgu yapmıştır .Seyyid Kutup ,Mevdudi ,Hasan El Benna gibi şahısların kitaplarından ,İhvan-ı Müslimin Hizbu′t Tahirir′in söylemlerinden, Kuran ve Sünnetin hayata müdahaleciliği öğrenilmiş ve sosyal hayata aktarılmaya çalışılmıştır.

 

2.Eğitim-Öğretimin Islahı,Cehaletle Bilgisizlikle , Taklitle Mücadele

           

Siyasi yönü ağır basan  İslamcılık ,her ne kadar ideoloji olmayıp dinin yaşamlaştırılması ise de bu yaşamın oturduğu düzlem de eğitim öğretimden geçmektedir. İslamcılığın başlangıcını ortaya koyan Efgani özgürlüğü , İslami İnkılabı hemen isterken ,El Ezher′in şeyhi M Abduh, inkılabın İslami  ıslah metodu aracılığıyla önce müesseslerin kurulması sonra insanların belli bir eğitimden geçirilmesiyle gerçekleşmesinden yanaydı.Mehmet Akif de "inkılap istiyorum ben de Fakat  Abduh gibi mısralarıyla tavrını eğitim müesseselerini reformundan yana koymuştur. İlk İslamcılar kendi idealleri çerçevesinde medreselerin ders programlarına şiddetli eleştiriler getiriyorlardı. Bu eleştiriler ,derslerin döneme hitap etmemesi dönemin ihtiyaçlarına uygun derslerin olmaması , derslerin içeriklerinin daha sahih olması ve mukallitlikten  ,donuktan kurtarılması gibi noktalarda yoğunlaşıyordu.

           

            Medreselerin ders programlarına, Ezher′in misyonuna bu kadar dikkat edilmesinin altında elbette batının karşısında alınan bilimsel yenilgiler de yatmaktadır. Çünkü dönemin batıcı aydınları İslamı bilimin karşısında gösterip terakkiye engelin İslam olduğunu iddia ediyorlardı. Bu durum da İslamcı aydınları, bu ve benzeri iddiaları çürütmeye itmiştir. bu çabayla medreselerle ilgili eleştirilerin yanında İslam′la bilimin çelişmediğini ispata çalışmışlardır. Bunu yaparken de elbette bazen ifrata kaçıp modernizmden etkilenmişlerdir. Ancak bu arızi durumu delil alarak İslami kaynakları okurken tamamen modernist bir bakış açıları olduklarını iddia etmek de yanlış bir tutum olur. Çünkü onlar geleneğe tepki gösterdikleri gibi modernizme de tepki geliştirmeye çalışmışlardır. Ancak bunun yanında dinin doğru anlaşılmasının önünde en büyük engel olarak geleneği gördükleri de doğrudur. Çünkü insanları kaynaklardan uzak tutan öğe de o dönemin geleneğidir.

            İlk İslamcılar, taklitçiliği birincisi Batının taklidi ikincisi de geleneğin taklidi olarak görüp bunlara mesafeli durmuşlardır. Batının taklidini İslam ümmetinin savaşı kaybedişi olarak değerlendirmişlerdir. Hatta bu çerçevede batıcı aydınlar tarafından ortaya konan milli iradenin hakim kılınması ve demokrasi projesine de –Başta Said Halim Paşa′nın Milli irade ilgili makalesi İslamcılar tarafından – tepkiler geliştirilmiş; bu taklidi davranış, gerek İslami kaynaklardan gerekse de tecrübi bilgilerden ve izlenimlerden yola çıkılarak eleştirilmiştir. Geleneğin ise kendisini belirleyici olarak gördüğü ve kaynaklarla insanların arasına mesafe koyucu olduğu için taklidini hoş karşılamamışlardır. Geleneğin taklidinin hoş karşılanmamasının önemli bir nedeni de uzun bir süredir ictihat kapısının kapalı tutulmasıdır. Bu durum, sosyal hayat değiştikçe ve insani ilişkiler karmaşıklaştıkça oluşan sorunlara çözümlerin Kur′an ve Sünnet çerçevesinde ictihat edilerek oluşturulması yerine belli bir dönemin üretimi olan külliyatlara baş vurularak oluşturulmasına(!) yol açtı. Bu da İslam′ın dinamik ruhuna durağanlık getirmiştir. Yeni oluşan sorunlara eskinin fetvalarıyla cevap verme çabası İslam′ın çağa hitap edemeyen bir din olduğu iddialarının da önünü açmıştır. Bu yanlış tavır, düşmandan bu tür saldırılara neden olurken bünyede de tarihin ürettiğinin din olarak algılanmasına yo açmıştır. Gerek içteki yanlışlığın düzeltilmesinin gerekse de dışarıdan gelen saldırılara cevap vermenin en iyi yolu elbette kaynaklara dönülerek içtihat mekanizmasının canlandırılmasıdır. İlk İslamcılar da bu çözüm yolunun gerek risalelerde gerekse de çıkarılan mecmualarda gündemleştirdiler. Ahmet Hilmi ve Hamdi Yazır bu düşünceyi bir adım ileri götürerek içtihadın alimler kurulu tarafından geliştirilerek sistemleştirilmesini de önermişlerdir. Bu düşünceler, tevhidi düşüncenin İslam ümmetinin geneline yayılması için mezheplerin yakınlaştırılmasına kadar varabilmiştir.

 

                        3. Tasavvufun Islahı:

    Dönemin (ve günümüzün) en oturmuş İslamı(!) anlayışı tasavvuf, onun müesseseleri durumundaki tarikatlardır. Döneme miskinlik, tembellik ile damgasını vuran tasavvufun ıslah edilmesini ilk İslamcılar gündemleştirdiler. Dönemin İslamcılarının tasavvufun insanları sufileştirdiği, dünyadan elini eteğini çektirdiği, sosyal hayata müdahaleyi engellediği, devletin gidişatına sadece verdiği olumlu fetvalarla katkıda bulunduğu boyutta vahdet-ül vücud ve Şeyhü′l Ekber İbn Arabi gibi konular gündemleştirilmiştir. (Özellikle Mustafa Sabri bu konularda düşünceler ortaya koymuştur). Bu tavır aynı zamanda akidevi bir konu olmasıyla da değerlendirilmiştir. Ancak o dönemin İslamcıları daha çok tasavvufun insanlar üzerindeki olumsuz etkilerini kaldırmaya çalışmalar, diğer boyut süreç içerisinde ele alınmıştır. Geleneksel bir kurum olan tarikatlar, Kur′an′ın anlaşılamayacağı, dini anlamayı belli bir sınıfa hapsetmesi, tevessül, vahdeti vücud, rabıta, şeyhe kayıtsız şartsız itaat, ilm-i ledün gibi inançları içtihat kapısının kapalı görmeleri, sistemle de –hangi sistem olursa olsun bunu Moğolların Anadolu′ya sefer düzenlediklerinde bütün şehitleri yakıp yıkarken tekkelere ve dergahlara zarar vermemesinde de görmek mümkündür. Ve ayrıca kendi varlıklarını korumak için bütün partilerle aralarının da iyi olması buna bir başka delildir- diyaloglarının iyi olmaları ve rejimin kullanımına açık olmasından dolayı ıslahı gerekli bir anlayış ve müessese idi. İlk İslamcıların aynı zamanda tarikat mensubu olmaları ile tasavvufun ıslahı arasındaki paradoks ıslah çabalarının sosyal alanda yoğunlaşmasıyla açıklanabilir. Çünkü Efgani ve Abduh her ne kadar diğer İslamcıları etkileseler de bu etki daha çok siyasi ve sosyal alana yansımıştır. İlk İslamcılar arasında kaynakları okuma ve akidenin sahihleştirilmesi konularında maalesef bir homojenliğin yakalandığı söylenemez. Tasavvufa bakış ve tasavvuf ıslahı günümü­ze kadar çeşitli veçhelerle karşımıza çıkmış bir mevzudur. Maalesef tevhidi çevrelerin dinin şa­hinliğinin sadece siyasi meselelerle sınırlandırıp kaynakların okunmasına önem vermemelerinin bir görüntüsünü de burada görmekteyiz. Tevhi­di çevrelerin kendilerini sadece siyasi alanda bir tecdid hareketi olarak görüp akideyi siyasi alana hapsedip İslami kavramların dış etkilerle (Hint Mistizmi, Yunan Mitolojisi, İran Mazdekizmi, Türk Şamanizm′i vs.) altının boşaltıldığı bir alan olan tasavvufun çeşitli nedenlerle görmezden gelinmesi sonucu ciddi bir tehlike olan dinin bulandırılması gerçeği ile karşı karşıyayız.

4. Dönemin Ahlak Anlayışına ve Kavramların Çarpıtılmasına Karşıydılar

 

Batı karşısında siyasi alandaki yenilgiler, kültürel alana da yansıyınca Osmanlı′nın baş- . kenti olan İstanbul′da çeşitli hareketlenmeler ya­şanmaya da başlandı. Adeta azınlıkların merkezi konumundaki -özellikle büyük elçiliklerin yo­ğun olduğu bir yerdi- Beyoğlu aynı zamanda gayr-i Müslim tebaanın da kültürel ve eğlence merkezi haline geldi. Beyoğlu′ndaki yabancı postaneleri aracılığıyla ülkeye sokulan batı tan- danslı yayın organları, tercüme ve batıcı telif eserlerin bulunduğu kitapçılar ve de başlangıçta tercüme sonraları Namık Kemal başta olmak üzere bir çok batıcı yazarın yazdığı oyunların oynandığı tiyatrolar Osmanlı′yı adeta batıya doğru sürükleyen ve batının siyasi, kültürel anla­yışının Osmanlı′ya giriş noktasını oluşturuyor­du. Bunun yanında azınlıkların ve batı hayranı aydınların yoğun olarak yaşadığı Beyoğlu başta olmak üzere Çamlıca, Galata, Sadabad, Kuşdili gibi yerlerde gerek geleneksel eğlence türü olan meyhanelerin gerekse de modern eğlence türle­ri  olan  bar ve   pavyonların  yoğunlaştığı   göze çarpmaktaydı. Peyami Safa′nın Fatih- Harbiye′sinde ele alınan Fatih-Beyoğlu çatışmasından elbette Beyoğlu′na düşen Pastane ve monşerlerin alışveriş yaptığı lüks mağazaların varlığı da unutulmamalı. Çünkü sessizliğin, miskinliğin ve ataletin sembolü olan geleneksel mekânlar­dan (Fatih gibi) ziyade bilinçsiz gençliğin ilgi merkezleri ebetteki dönemin hareketli mekanla­rı olan Beyoğlu gibi baş gösterdiği ortadadır. Bu gibi vakıalara karşı batı yanlısı yazarlar bile dur demenin yollarını ararken dönemin İslamcıları da elbette başta gençliğin olmak üzere halkın bu karşı gelişi olumlu olmakla birlikte yeterli oldu­ğu söylenemez. Çünkü bu tür batakhanelerin oluşmasında elbette dönemin hakim zihni yapı­sının dünyevileşmesi de yatmaktadır.

Osmanlı′nın çöküşünde yaşanan kültür emperyalizmi gençliği ifsat etmekle birlikte ge­leneksel kaza ve kader anlayışı da halkın geneli­ni ifsat etmiştir. Çünkü bu kavramlar,dönemin beşik uleması tarafından halkı saltanatın istibda­dına karşı gelmemeleri için adeta kullanılmıştır. Gerçek anlamı, İslami mücadelede başımıza gelecek musibetlere sabır olması gereken kavramlar, ade­ta var olan zillete kabullenme anlamıyla çarpıtıl­mıştır.

Osmanlı′nın son dönemine damgasını vu­ran bohem hayat tarzı -o dönem batıcı çevreler­de hakimdi- genelde bu günlerde tüm İslami çevreleri -kendisini tevhidi olarak görenleri de dahil- sarmaktadır. Özellikle milli görüşün dev­letin nimetlerinden hem kendisini hem de tüm İslami çevreleri faydalandırmasıyla Müslümanlar, parayı keşfetmiş ve birden hayat standartlarının daha yüksek olması gerektiği kanaatine ulaşmış­lardır. Ancak parayı kazanmakla mücadele saha­sından çekilenleri, sınıf atlamaya ve sermayedar çevrelerle ilişkileri tercih edenlere, bu dünyanın geçiciliğini ve iman etmekle, sınanmadan kurtu­lamayacağımızı, Allah′ın bizi canlardan ve mal­lardan eksiltmekle imtihan edeceğini hatırlatıyo­ruz önce kendi nefsimize, sonra onlara.

Ekonomik erki ele geçirmeden siyasi gücün elde edilemeyeceği iddialarının bizi getirdi­ği nokta maalesef ezilen insanların yanı olmak yerine -ramazanlarda hatırladıklarımız dışında sisteme yön veren burjuvazinin yani TÜSİAD′ ın yanı olmuştur. Yeşil(!) sermaye bugün rejimin Müslümanları toplumun gözünde düşürmek için patlatacağı bir bomba konumundadır. Çün­kü bu tür oluşan ortaklıkların hiçbir sağlam ze­mini yoktur ve para veren insanlara sadece dağı­tılan umuttan ibarettir. Ekonomik erkin bir gö­rüntüsü de pahalı kolej oluşumlarıdır. Kurulur­ken bir çok Müslüman′dan toplanan parayla ya­pılan ya da İslami hareketin onayıyla ve kurumu olarak kurulan bir çok eğitim kurumu bugün zengin çocuklarını kurtarma(!) merkezleri fonk­siyonunu gütmektedir.

5. Cihad Anlayışının İhyası

 

İslâm dünyasındaki fikri, ilmi, kültürel alan­daki yenilgiler askeri alandaki yenilgilerin ardın­dan fark edilebilmiştir. Böyle bir durum karşısın­da ümmetin dirilişi bir yönüyle elbette askeri ve siyasi alandaki başarılardan geçmekteydi ve bun­dan dolayı İslamcılar gerek emperyalistlere karşı gerekse de istibdat yönetimlere karşı Cihad söy­lemini yeniden, gündeme getirdiler. Bu söylem­le sadece askeri alanda değil; aynı zamanda İsla­mi faaliyetler anlamında da cehdi öne çıkartma­ya çalışmışlardır. Efgani ve diğer İslamcılar, İslâm coğrafyasını dolaşarak ümmetin kurtuluşunun İslami yönelimlerde olduğunu vurgulamış ve bu yönde Müslümanları örgütlemeye -pek başarılı olamasalar da - çalışmışlardır. Cihad fikri İslâm coğrafyasının ulus devletlere parçalanmasıyla bir bütünlükten yoksun olarak günümüze kadar sü­re gelmiştir. Kimi anlayışlar cihadı siyasi faaliyet­ler, kimi çevreler İslami faaliyetlerin geneli, kimi guruplar ise bu kavramı fikri cihat olarak gör­müş ve bu yönde faaliyetler gerçekleştirmişler­dir. Diğer kavramlar gibi Cihad da gelenekçi çev­relerce nefisle mücadeleye kadar indirgenebilmiştir. Burada fiili cihadın nefsi anlamda belli bir hazırlıktan sonra yapılabileceğini göz ardı ediyor değiliz. Ancak adeta dergahtan dünyayı yorum­layıp (!) kurtuluşun, sosyalitenin arıtılıp şirk düze­niyle hesaplaşmaktan geçtiğini unutan ve insan­ları sadece kendi iç bünyeleriyle hesaplaşmaya hapseden anlayış elbette bu kavramı tahrif ediyor demektir. Osmanlı′nın son demlerinde bu kav­ramın yeniden gündemleştirilmesinin bir gereği de bu mistik anlayışın bu değerlendirmenin el­bette dışındadır. Cihad kavramının bir diğer tah­rif edilmiş görüşü ise muhafazakar mukaddesat­çı anlayışa sahip yine dergah çıkışlı bir hareketin partisel mücadeleyi bir cihat unsuru olarak gör­mesidir. Bu anlayışı son zamanlarında parti pro­pagandası yapılmaktan tutunda oy verme, sandık başında durmaktan parti mitinglerinde katılma­ya kadar bu tür davranışlar cihad kavramıyla açıklanmıştır. (28 Şubata kadar) Cihad kavramı­nın sahih temellere oturtulması bu kavram ancak İslami ilkeler çerçevesinde düşünmekten geç­mektedir. Bu da bize göstermektedir ki bu kav­ram ancak İslami ilkeler çerçevesinde mücadele­yi eksen edinmekten geçmektedir. Bu da var olan şirk düzeni karşısında ilkesel bir duruştan geçmektedir. Bu duruş, ülkemizde genelde dar­be dönemlerinde sarsılma, savrulma gibi neden­lerden dolayı bozulmuştur. Bu da bizim duruşu­muzun sahihliğini fikri ve ilmi temellerini sor­gulamamızı gündeme getirmektedir. Bir hareket kendisine hedef olarak devlet erkini ele geçir­meyi seçmişse -Fethullah Gülen′den en radikal yapılara kadar maalesef herhangi bir yolla ulaşıl­mak istenen hedef budur- kendisine gelen bu tür siyasi darbeler de elbette o derece şiddetli ve sarsıcı olacaktır. Bunun yerine hedefimizi ateşi söndürmek için bir damla su taşıyan karınca mi­sali yürüyüşe kilitlemezsek Nuh′un sabrı, İbrahim ve yanındakilerin örnekliği, Ashabı Uhdud karşısında ateşe atılmayı cihadımızın zaferi ola­rak göremeyiz ve kavramsal dünyamızı işgal eden cihad da bizim için İslami bir olgu olmak-′tan çıkıp sadece siyasi bir terim olarak kalır. Böyle gayri İslami bir bakış açısı, gerek kemiye­timizin artışı, gerek lokal ve sistem içi siyasi başarılarımız, Allah′ın canlarımızdan ve mallarımız­dan imtihan ettiği vakit ise bizim için bir sinme, bir yok oluş anlamına gelebilmektedir.

Biten muhafazakar siyaset mi yoksa İslam′ın siyasallığı mı?

Müslümanların gerek siyasal söylemlerinin niteliğini gerekse de sistemle diyaloglarının bo­yutlarını görebilmek için rejimin kuruluşundan günümüze Müslüman-sistem ilişkilerinin yakın­laşma ve kırılma noktalarını incelemek gerekir. Bu elbette bir dergi yazısında incelenemeyecek kadar geniş eksenli bir mevzudur. Biz sadece bir­kaç örnek üzerinde bugünkü durumumuzu ve siyasal İslam bitti yaygaralarının oluşturduğu pa­niği ele alacağız.

Bir çok kurum ve mantığını devralarak Os­manlı′nın üzerine kurulan T.C dönemin bir çok farklı siyasi talep sahibini ilk mecliste -muhafa­zakar, mukaddesatçı çevrelerin sahiplenmesinin aksine- adeta iç karışıklıkların ortadan kaldırıla­rak farklı talepleri maniple etmek ve sitemin oturmasını sağlamak için toplamıştır. Bu durum karşısında yeterince örgütlü olmayan dönemin İslamcıları da ülkenin kurtarılması(!) —onlara gö­re emperyalistlerden; dönemin hakim zihniyeti için ise sadece Rum, Ermem ve Yahudi tüccar­lardan- için ilk mecliste kendilerine ayrılan yeri doldurdular. Bu iyi niyetli (!) davranış düzenli ordunun oturması, belli kurumların oluşması, emperyalistlerin onayının alınması gibi aşama­lardan sonra ikinci meclisin açılmasıyla son bul­muştur. Dönemin İslamcıları ülkenin işgali kar­şısında yerme getirdikleri misyonu örgütlü İslami bir yönelime dönüştüremeden adeta sitemin işine gelecek şekilde yerine getirmişlerdir. Bu­nun sonucunda bir çok İslamcı ya idam edilmiş ya göz hapsinde tutulmuş ya da sürgün edilmiş­tir. Bu süreç 1950′lere kadar Kuran′ı Kerim toplatılması,yakılması, ezanın Türkçeleştirilmesi gi­bi bir çok zulüm şekliyle sürmüştür. 50′lere ge­lindiğinde DP′nin iktidarıyla birlikte ibadet yapabilme özgürlüğünün verilmesi aynı zamanda Müslümanların sağcı çizgide siyasi tercih belirle­mesinde etkili oldu. O döneme kadar sisteme mesafeli gibi duran Müslümanların mesafesinin sebebinin sistem ve mensupları olmadığı; mesa­fenin sebebinin belli başlı istibdat uygulamaları olduğu görüldü. Said Nursi-Menderes buluşma­sı 57′de açıktan, daha önceki iki seçimde gizli bir biçimde Müslümanların oylarının nereye gittiği­ni daha iyi gösterdi. Bu buluşuma T.C öncesi milliyetçilikle bağlarını bir anlamda sorgulayan, koparan İslamcıların yeniden aynı noktaya yö­nelmelerini de somutlaştırıyordu. İlk dönem İslamcıları —Musa Kazım, Ahmet Naim (Milliyet­çilik ve Türkçülük Üzerine)- başta Türkçü der­gi Türk Yurdu ile girdikleri polemiklerde milli­yetçiliğin, ırkçılığın batıl bir yol olduğunu ifade­ye çalışmışlardır. Bu buluşmanın bir diğer anlamı ise sitemde kendine yer bulamayan Müslüman­ların adeta sitem içine yeniden döndürülmeleri —kalplerinin okşanması- anlamına geliyor ve bu durumu patlamak üzere olan bentte açılan bir delikle— İHL′lerin açılmasıyla- de pekiştiriliyor­du.

50′lerde İslamcılığın hareket boyutuna dö­nüşerek İslami Hareket olarak tanımlanmasını sosyal bilimci veya iktisatçı olarak değerlendirip kentleşmenin dolayısıyla modernizmin bir sonu­cu olarak görmek eksik ve yanlı bir tespittir. Bu fikriyatın hareket boyutuna geçmesi elbette kentleşmeyle ilişkilidir ancak temel etmen İs­lamcıların fikirlerini yayabilecek bir zemin zen­ginliği yakalamalarıdır. İslamcıların sistemle di­yaloglarında günümüze kadar gelen süreçte bir netleşme ve devrimci bir öze dönüş görmek mümkündür.

1960′lara gelindiğinde kendisini İslamcı olarak tanımlayan az da olsa kişiler ve çevreler bulmak mümkündür. Bu yıllarla birlikte artık tercümeler yapılmaya -gerçi Akif başta olmak üzere Sırat-ı Müstakim çevresi de M.Abduh′dan ve Sait Halim Paşa′dan tercümeler yapıyordu-başlandı. Bu tercümeler belli şahıs ve çevreleri etkiliyor ve bu çevreler gelenekçiler tarafından da hücuma maruz kalıyorlardı.Yapılan tercüme­lerin başında Seyyid Kutub′un Sosyal Adaleti vardı. Bu kitap mezhepsizlik, sosyalistlik, Ameri­kan ajanlığı gibi birbiriyle ilgisi olmayan hatta çelişik olan iddialarla muhatap oldu. Bunun dı­şında yapılan tercümeler genelde Kuran′ın anla­şılması çerçevesinde yoğunlaştığı için bu da gelenekçilerce hoş karşılanmadı — Osmanlı′nın çö­küşü döneminde bu konu daha açık bir şekilde ele alınabilirken sonradan bu kadar hücuma uğ­raması da dikkat çekici bir noktadır- ayrıca 60′larm tevhidi söylemini özellikle Hilal Dergi­si Kuran, sünnet, içtihat, bidat ve hurafeler, tev­hit ve şirk gibi temel konuları gündemleştirerek seslendirdi. Bu dönemde Osmanlıcı, muhafaza-kar-sağcı çizgi, gerek tercümelerin gerekse de dergilerin etkisiyle sorgulanmaya başlandı.

60′ların sonlarına doğru Müslümanların ar­tık DP ile diyalogları sarsılmaya başladı. Çünkü MNP tarih sahnesine çıktı. İskender paşa Derga­hı Şeyhi M.Zahit Kotku′nun izniyle Necmettin Erbakan başkanlığındaki hareket, İslami vurgula­rı öne çıkarttığı için muhafazakar, mukaddesatçı, Müslüman çevreleri etkisi altına almayı başardı. -Birkaç tarikat ve Nurcu gurup dışında- Ömrü kısa süren MNP 73′le yerini MSP′ye bıraktı.
MNP-MSP çizgisi Büyük İsrail ve Amerikan karşıtlığını öne çıkarıyordu. Bu harekette kendisinden öncekiler gibi İslami hassasiyetler (!) dı­şında ümmetin asli meselelerine yönelmedi. Dergah eksenli, muhafazakar, sağ kimliğe men­sup bir çevreden bu tür sahihleşme eğilimi bek­lemek yanlış da olurdu. Daha sonraları ciddi
eleştiriler getirilecek olan Milli Görüş çizgisinin hep kullandığı araçlar göz önünde tutuldu. An­-
cak yapılması gereken bu çizginin zihni yapısı­nın şahinliğiydi. Bu da gösterdi ki Müslümanlar
olgulardan ziyade olayları, zihinlerden ziyade araçları tartışabiliyorlar. 69′da yaşanan bir olayı aktarmak, hatırlatmak, elbette dönemin Müslüman tiplemesi hak­kında bize ipuçları vereceği kanaatindeyiz. Bu olay Şanlı(Kanlı) Pazar Eylemidir. Solcuların ABD′nin 6. Filosunu protesto ederken bizim hızlı İslamcılarımız (!) -Mehmet Şevket Eygi, Kadir Mısıroğlu′nun direktifleriyle- solculara saldırıyordu.

70′lerden 80′lere kadar ki dönemde siyasi söylem geliştiren Müslümanlar MTTB, Akıncı­lar, Milli Mücadele Birliği —daha sonraları milli­yetçi bir eksene kaydı- gibi gerek Milli Görüşle fikri bağlan olan gerekse de bağımsız öğrenci dernekleriyle  sınırlı kaldı. Ancak özellikle bu dönemde  tercümelerdeki yoğunluklar Müslü­manların kaynaklar meselesi,   sosyal hayata mü­dahalecilik, siyasi çizgi gibi konular üzerinde yo­ğunlaşmasını sağlamıştır. Bu sorgulama bu tip dernekleri   fikri   boyutta etkileyen   Tevhid,   Şura, özellikle Düşünce, İslami Hareket, Akıncı gibi der­giler aracılığıyla olmuştur. Dönemin      sorgulamacı mantığı   tevhidi   söylemi daha da belirginleştirmeye başladı.  80′e   doğru  Iran devriminin etkisiyle de vatan, millet, devlet dü­zeni gibi politik; Kuran, sünnet, iman, tevhid, şirk gibi ıstılahi konularda belli bir niteliğe ula­şıldı. Ancak; Cuma, İran′a bakış gibi dar, kısır döngü içeren tartışmalardan da uzak karınamadı. Özelikle Düşünce Dergisi kadrosu partisel mü­cadeleye zaman zaman İslami çizgiyi düzenin . nimetleri için satmak suçlamasını yapacak kadar sert eleştiriler yönelttiler. -Başta Ali Bulaç- Her ne olursa olsun olgun, oturaklı açılımlar kazandırılamadı.

12 Eylül darbesi Türkiye′deki Müslümanlar için bir dönemeç gibi görüldü hep çünkü artık sistemle ilişkiler daha net ortaya konacak, 12 Eylül gibi bir hadiseyle karşılaşılmayacaktı, ilk yıl­larda   Müslümanları   zihnen   meşgul   eden   en önemli olaylar —maalesef yine olgular değil- da-rül harp, Cuma namazı, İran′a bakış gibi derinli­ği olmayan fıkhi meselelerdi, bu meselelerle oya­lanan Müslümanlar yine kaynaklara ve usuli konulara yönelmediler, kat edilen mesafe sadece si­yasi alanda oldu. Bu da konjonktür el net olma­yan soyut söylemlerle ulaşılan bir nokta olarak kaldı. Ülkenin her tarafında tebliğ faaliyetlerinin yoğunlaştığı, üniversitelerde siyasi ağırlığın kon­duğu bir dönemle 90′lara gelen Müslümanlar farkında olamadıkları bir darbeyi Özalizm′den yediler. Bireyselliğin ve çıkar ilişkilerinin merke­ze oturtulduğu bir dönemle karşılaşıldı. Turgut Özal′ın sistemin temellerini sağlamlaştırmak için ortaya koyduğu politikalar 87′lerde dört eğilimi politikası olarak öncelikle aydın güruhu etkiledi. Başta sol liberal çevreler olmak üzere, ferdi davra­nan Müslüman entelektü­elleri de çekim alanına al­dı. Özalizm′in, insanların  refahını arttırıcı politika1ar üretmesi de insanların yaşam standartlarının yükselmesini sağladı. Böy­le bir durumda ise dava için fedakarlık, infak gi­bi kavramlar yerine farklı tüketim araçları birer ihtiyaç haline geldi. Belli bir oluşumun için de olmayan, modernist etkilere daha fazla açık şa­hısları başta entelektüelleri- etkiledi. Bu etki zaman geçtikçe en radikal ve en gelenekçi çev­releri de etkisi altına aldı. Çünkü İslami çevrele­rin tümü konjonktürel hareketi, reaksiyonerliği aşıp yeni gündemler oluşturamadılar. Böyle bir durumda4a fertlerim yalnızca sıcak ortamlarda -28 Şubata kadar- tutabildiler.

Bir başka dönüm noktası sayılan 28 Şubat ise adeta yenilgiyi, yılgınlığı zaten kabul etmiş bir çevreye son darbe görüntüsü verdi. Bu ruh halinde elbette liberal dünyanın bir parçası olmakta bir mahsur görmemek, toplumsal menfa­atlerin önüne ferdi çıkarların çıkması da etkili oldu. Müslümanlar, para kazanmak ile mücadele arasında sıkışıp kaldılar. Bu sıkışıklık para terci­hiyle aşıldı(I). Belli bir dönem önce Müslüman­lıkları bile sorgulanan bir çok çevre ile dostane ilişkiler kurmakta hiçbir beis görülmez oldu. 28 Şubatı Müslümanlara vurulan en büyük darbe olarak değerlendirmek elbette yanlışların hasır altı edilmesinden başka bir şey değildir. Çünkü Müslümanların gerçek yenilgisi modernizme, bireyselleşmeye, içine düşülen yanlış öncelik ter­cihlerine ve öncelikli hedef(sizlik) lere karşı ol­du. Çözülme, Müslüman bireylerin tek başlarına kimlik ibraz edememeleriyle, dünyevi tercihle­rin öne çıkmasıyla başladı. Bu zaaflardan dolayı sıkça vurgu yapılan Asr-ı saadet olgusu pratize edilemedi. Bu olumsuzluklar, zafiyet içerisinde olan, kendisini sadece siyasi bir hareket olarak ta­nımlayıp fertlerin sosyal, bireysel ve ekonomik alanlardaki ihtiyaçları ile ilgili alternatifler üre­temeyen İslami harekette çözülme bütün bünye­yi sardı. Müslüman bireylerde sinme, savrulma, küsme, kopma gibi çözülme belirtilen ortaya çıktı. 28 Şubat ise bu gerçekliği örten bir vakıa olarak adeta Müslümanların imdadına yetişiver-di. Süreç içerisin de kapatılan ÎHL′lerde Müslü­manların ne kadar etkin olduğu zaten ortadaydı. Böyle bir durumda kurumların kapatılması ha­reket bünyesine zannedildiği boyutlarda doğru­dan zarar verebilmiş değildi. Ancak Müslüman­ları korkunun ifadesinden bile korkar hale getir­miştir.

Ümitlerin bittiği, yılgınlığın bünyeyi sardı­ğı bir ortamda elbette her kırılma noktasında her ne hikmetse ortaya çıkan "bir aydın sapması" Ali Bulaç′ın çıkıp İslami Hareket bitmiştir, İslami hareket ulus-devlet modelidir gibi safsatalar ortaya koyacaktır. 80 öncesi AET′yi Hıristiyan ku­lübü olarak gören gerek milli görüş gerekse de ortaya koyduğu düşüncelerle ümmetin zihnini bulandıran aydın sapmaları bu gün demokrat ke­silip AB′yi isteyeceklerdir. Geçmişte parti mi­tinglerine katılmayı cihad sayan anlayış, işlerine yaramadığı bir noktada elbette şeriat devletini ciddiye almayacaktır. Bizler ise onların samimi­yetlerine toz kondurmayıp siyaset yaptıklarına inanacağız hep, Allah′ın sembollerini, Resul′ün sünnetini bu şekilde ağızlarına sakız yaptıkların­da bile. Eğer biz bu çelişkileri görmeyip hala in­sanların samimiyet derecelerini -nasıl ölçülüyorsa- göz önüne aldığımızı iddia ediyorsak bu yıl­gınlıklar, bu ümitsizlikler elbette var olacaktır.

Müslümanlar, tevhidi anlayışı kavrayıp ken­di siyasetlerini bu zeminin üzerine oturttukları süreçte yaptıkları değerlendirmeler hep doğru çıkmıştır. Bir dostun "Radikallerin tahlilleri doğru çıtı ancak o zaman da radikal kalmadı" değerlendirmesi de bu günden baktığımızda gerçekliği ile durmaktadır. Müslümanlar, gerek peygamberce ortaya koyduğu ve Allah′ın her bi­rinden razı kaldığı tavizsiz tavırları takınarak, ge­rekse ele Hz. Peygamberden günümüze gelen in­ce bir çizgi halindeki Tevhit ve adalet ehli insan­ların ortaya koyduğu geleneğin sürdürücüleri olarak bu yılgınlıkları aşabilirler. Bu ifadeleri­mizden boş sloganik -onlar düşüncelerimizin bir özeti olduğu müddetçe değerlidir- söylemleri­mizi fikri ve ilmi temellere oturtmadan varolanı sürdürme mesajı çıkmamalıdır. Çünkü bize dü­şen ciddi görevler vardır. Kaynakları okumada bir homojenlik, siyasi hedeflerimizi daha ger­çekleştirilebilir ve ilkeli olarak ortaya koy­malıyız.

davethaber.com




Etiketler

  Yorumlar
+ Yorum ekle
Henüz hiç yorum yapılmamış.