• DERGİ
  • SİNEMA
  • GEZİ
  • BİYOGRAFİ
  • ANALİZ
  • TARİH
YAZARLARIMIZ
necdet meşe
necdet meşe
KİRLİ STK′LAR - II
osman koca
osman koca
İFTARİYELİK
fehmi yakut
fehmi yakut
DİYALOG ZEHİRLENMESİ
kaniye ayer
kaniye ayer
KENDİNE İNANMALI, BAKUGAN’INA GÜVENMELİSİN!
cengiz cantürk
cengiz cantürk
İDRİS-İ BİTLİSİ
abit yaşaroğlu
abit yaşaroğlu
SİYONİZM VE GEMİLER
hamit hatipoğlu
hamit hatipoğlu
KATSAYI KARARINA DAİR
hüseyin kerim ece
hüseyin kerim ece
SÜKUTUN DİLİ
mehmet horasan
mehmet horasan
CUMA GÜNLERİ İMAMLARA ÖZGÜRLÜK
alim daşpınar
alim daşpınar
GIDA SAVAŞI - II
metin ünlü
metin ünlü
GÜLÜMSÜYORUM
GENÇ KALEMLER
tuğba sevim
HADİ AĞLA BİRAZ
tuğba sevimesma pınar kavalcı  kübra şenalaynur malkoç hilal yılmaz kübra kuruner neslihan arviş
ALINTI YAZILAR
hüseyin akın
Zor zamanda konuşmak
Bookmark and Share Bu yazi 134 defa okunmustur.

ÇANAKKALE: GORDİON DÜĞÜMÜ/ Necdet MEŞE
22.12.2009 /
Her kafadan bir ses, durumdan vazife çıkaran her zevattan bir söz sudur ediyor.

Partilisi konuşuyor, akademisyeni konuşuyor, medyası konuşuyor; hulasa uzman olan olmayan herkes fikrini söylüyor. En tepelerden hakimane bir tonla tartışmaya katılanlar olduğu gibi, yüzlerce yazar, çizer ve belgesel-filimcinin yanı sıra, sade vatandaşın sesi de kısıkta olsa çıkıyor. Kimse bu milli (yoksa ulusal mı demeliyim) kahramanlık ve gurur tablosunu, ideolojik olarak yakın bulmadığı insanlarla paylaşmak istemiyor. Kimse bu hamaset parsasından, kendi çevresi haricine bir pay bırakmak istemiyor. Herkes konuşmasına konuşuyor da; nedense ortaya dört başı mamur bir “Çanakkale” çıkmıyor. Çanakkale dahi, düşüncesi ne olursa olsun, bu milletin bütün fertleri için ortak bir payda olmuyor/olamıyor. Çanakkale’yle ilgili fikirler, o meşhur benzetme ile “körlerin fil tarifine benziyor.” Körlerden hangisi, filin ne yanını tutarsa fili öylece tarif ediyor. Haydi körler mazur diyelim; hiç fil görmediklerinden böyle yapıyorlar. Peki Çanakkale’yle ilgili konuşup yazan, belgesel-film çeken sözde aydın taifesine ne demeli? Yoksa onlarda mı kör? Önlerinde duran koca bir tarihi; siperi, tabyası, enkazı, müzesi, arşivi, yerli yabancı belgesi, dönem gazeteleri v.s ile neden bütünüyle görmezler, yada önemli bir bölümünü görmezlikten gelirler? Yahut bu aydın makulesinin daha başka hesapları mı var?

                 Yani, Çanakkale savaşını, ladini/pagan bir savaşa indirgeyen tatlı su frengi solcularımızın ne gibi bir körlüğü veya hesabı olabilir ki? Kendilerinin de altını çizdiği gibi, yedi düvele karşı yapılan devasa bir savaşı; sadece tek adama ve onun deha ve becerilerine indirgeyen heyecan kasırgasına tutulmuş Kemalistlerimiz nasıl bir körlük ve hesap içinde olabilir ki? Dünya savaşının gidişatını belirlemiş böylesine muazzam bir zaferi, kahraman Türk milletinden başka hiçbir milletle paylaşmaya yanaşmayan, hamaset denizinde boğulmuş milliyetçilerimizin körlüğünden yada hesabından söz edilebilir mi? Peki, savaş sırasında görülen olağanüstü/mucizevi olaylardan ve sonrasında savaş mahallerini ziyaret eden bazı insanların (özellikle geceleri) duyduğu gaybi seslerden neredeyse cezbeye kapılan muhafazakar İslamcılarımız ve dahi Çanakkale dendiğinde içinde hiçbir his oluşmadığını handiyse övünerek söyleyen tuhaf İslamcılarımız da mı körlük illetiyle malul, yahut başka bir hesap içindeler?
Sahi, şimdi bir de Çanakkale savaşına “sevgi/dostluk ve centilmenlik savaşı” diyen, mantık ve iz’an bendini yıkmış, hakikaten kör ve hakikaten anlaşılmaz bir hesabın içinde olduğu aşikar bir taraftar güruhu daha türedi. Bu ne idüğü belirsiz güruha; gezip gördükleri, hatta belgesel-filmini çektikleri Çanakkale siperlerinin, gizli açık tabyaların ve yine açık-kapalı müzelerde sergilenen şu kadar enkaz ve asarın zannettikleri gibi bir spor karşılaşmasına ve dostluk maçına ait olmayıp; dünya tarihinin kaydettiği en acımasız, süreklilik bakımından en uzun ve 500.000’den fazla ölümle en kanlı savaşlardan birine ait olduğunu hatırlatıyoruz. Sağlıklarından endişe ederek, özellikle de nöroloji ve psikiyatri servislerine görünmelerini salık veriyoruz. Eğer yardımımızı istemiyor yada tedaviden sonra yine aynı tepkiyi veriyorlarsa, kendilerini tarihin şaşmaz pençelerine havale ederek tarihin çöplüğüne fırlatıyoruz.
 
 
 
 
 
İLLETLİ TOPLUM 
İşbu girişten sonra…Aslında Çanakkale, bizim ülke olarak içinde bulunduğumuz hal ü pür melalin “müthiş” bir göstergesidir. Şimdiye kadar “Bu Ülkede” hangi sorunlu konu dört başı mamur tarif ve tasnif edilmiş ve hangi soruna bihakkın çözüm bulunmuştur? Siyasi, iktisadi, içtimai manada toplum olarak bünyemizde yıllarca yer etmiş araz ve illetlere karşı ne önlem alabildik? Toplumun bütün bireyleri ve katmanları olarak hangi konuda hangi ortak dili, ortak fikri ve ortak duruşu oluşturabildik ki; bu ortak tavır Çanakkale konusunda da sergilensin? Üzülerek belirtelim, görüldüğü gibi aslında ortada bir tuhaflık yok. Tuhaflık hadisenin bizzat kökenindedir. Şöyle ki, aslında bu durum başlı başına bir hastalığa, toplumsal bünyemizde yer etmiş bir illete delalet eder; Batılılaşma serüveni. Hikaye, gayet eski olmakla birlikte küçük bir hatırlatmada fayda var. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için verdiğimiz mücadele, hangi yaramıza melhem oldu? Çifte kültürlü, çifte ahlaklı, neredeyse çifte dinli marazi bir toplum haline geldik. Batı medeniyetine yönümüzü çevirip şifa bulalım isterken, yöneldikçe daha çok hasta olduk. Bu ülkede aklı erenler; yıllardır toplum olarak yozlaştığımızdan, devlet ve bürokrasimizin kokuşmuşluğundan, ekonomimizin iflasından vs söz ediyorlar. Ne içeride, ne dışarıda itibarı kalmamış bir toplum ve acziyetiyle muz cumhuriyetine dönüşmüş bir ülke olmak bize ne kazandırır ki?
Televole kültürüyle mücehhez ve bunu yegane hayat biçimi zanneden bir gençlik, film/dizi kahramanlarının sanal dünyası ile gerçek hayatı birbirine karıştıracak kadar aklını savurmuş bir gençlik, kendine satanizm sapkınlığından din üretmeye çalışacak kadar dibe vurmuş bir gençlik ve nihayet katliam ve zulümlerin zirveye çıktığı Batı’nın yüz karası bir savaşı, “dostluk ve sevgi” karşılaşmasına döndürecek kadar amiyane tabirle “kafayı çizmiş” bir gençlik kimin eseridir dersiniz? Alkol, uyuşturucu, kumar bahsine girmiyorum. Hantal devlet, yozlaşmış bürokrasi, hırsız işadamı, beceriksiz eğitimci ve nihayet cahil halk öyle mi? İstediğimiz kadar bu listeyi uzatır, dilediğimiz sıfatla dilediğimiz gerekçeyi buluruz. Hep böyle yapılmamış mı, çözüm üretmek yerine herkes birbirini karalama yarışına girmemiş mi? Peki, soralım kendimize şimdi; neyi ne kadar düzelttik, neyi çözdük, neyi başardık?
                    İşin garibi, sanki asırlarca devlet geleneği olan, koskoca imparatorluğun bakayası/mirasçısı bir ülke değil de; Afrika’da bir muz cumhuriyetiyiz. Birikmiş ve çözmekten aciz göründüğümüz sorunlarımızla verdiğimiz görüntü bundan daha iç açıcı bir konum değil. Kendilerini yüzüstü bırakıp giden sömürgeci efendilerinin ardından kavgaya tutuşan, asla bir doğruları ve tutunacak dalları olmayan Afrikalılar gibiyiz. Kime yaslanacağımızı, kime güveneceğimizi, kime perestiş edeceğimizi şaşırmışız; kendimize özgü ilkemiz yok, ülkümüz yok. Eğer aklımızı başımıza devşirmezsek, korkarım bu gidişle bir ülkemiz de olmayacak.
Böyle mi olmalı? Doğrusu şu an içinde bulunduğumuz yol mudur?
Yoksa şairin uyardığı gibi mi:
Tepelerin yanında yüksek bir dağmışız biz,
Hastalık bulaşmadan zinde ve sağmışız biz,
Ataların zekatı kadar bir yurt içine;
Nasıl da sığdırılmış, nasıl da sığmışız biz?
Nasıl oldu diye sormuyorum, şimdiye kadar olan olmuş. Şimdiyi ve sonrasını sorgulamayı öneriyorum ben; eğer muz cumhuriyeti, yada marazi bir toplum değilsek bunu başarabiliriz. Gerçekten de düzeltilemeyecek bir noktada mıyız? Hastalığımız bu kadar derin ve öldürücü bir halde mi? Her şeye rağmen, ben hala köklü toplumsal dinamiklere sahip olduğumuza inanıyorum ve her şeyden önemlisi de gerekli aklı selime. 
 
AKLI TUTULMASI YADA BİR MİLLETİN TARİH BİLİNCİ
Aslında toplum olarak yaşadığımız -öncesi de var ama biz Çanakkale’yi milat alalım- bir kasırga, bir tufan, dehşetli bir savruluştur. Savaşlar, ihanetler, katliamlar, isyanlar ve dağları yerinden oynatacak köklü değişimlerin tarihidir bizim yakın tarihimiz. Cemil Meriç, Bir Facianın Hikayesi adlı kitabında “toplumsal cinnet “ der yaşadığımıza, batılının tabiriyle “anomi.” Cumhuriyetle gelen barış ve dışa kapalı sükunet yılları… Devleti ve toplumu baştan aşağı değiştirecek köklü projelerin yürürlüğe konduğu, daha çok metazori dönüşümlerin ete kemiğe büründüğü yıllar. Adına “Batılılaşama Projesi” diyebileceğimiz devrimlerin, birer birer gerçekleştirilip toplumun kılık kıyafetine kadar inilerek pratiğe aktarıldığı yıllar. Batıcı pozitivist/seküler kadrolar, milli şef önderliğinde Osmanlı’dan kalan ne varsa “reddi miras” ile berhava ediyorlardı. Sadece devleti, toplumu ve insanı dönüştürmekle kalmıyorlar, aynı zamanda Osmanlı’dan kalma yapıları; camileri, çeşmeleri, okulları, hanları, hamamları vs de yok ediyorlardı. Tarihi, mimari, kültürel ve manevi değeri varmış kimsenin gözünün gördüğü yoktu.
              Halkın son derece sevip saydığı, gerektiğinde uğruna canını verdiği savaş ve Milli Mücadele kahramanı Gazi Paşa bile çığırından çıkan olaylara müdahale edemiyor, kraldan çok kralcı kesilen yalaka atanmışların çılgınlıklarına yetişemiyordu. Nitekim, bir mecliste o çok sevdiği Türk sanat musikimizle ilgili yaptığı tesbiti yanlış anlayan bir atanmış marifetiyle; radyoda Türk sanat musikisinin yasaklandığını tam yedi yıl sonra öğrenmiş ve öğrendiğinde şoke olmuştur. Derhal düzeltilmesi için emir verdiğin de; samimiyetle yapılan değişimlerle, kraldan çok kralcı kesilen atanmışların yaptığı yanlış uygulamalar arasındaki müthiş çelişki Gazi’yi iyice yalnızlığa itmiştir. Yalnızlığın hangi raddelerde seyrettiğini görmek isteyenler; bir cezve takımı, birkaç küçük tencere, bir gaz ocağı ve annesinden kalan bir seccadeyle Ankara Atatürk Orman Çiftliğinin gözlerden uzak bir  köşesinde sığındığı minik köy kulübesini hala ziyaret edebilirler.
                 Cumhuriyet sonrasında vuku bulan savruluşu, “zemin kayması” diye adlandırmak mümkün. Eğer yoksa, bu kavramlaştırmayla sosyal bilimlere bir katkımız olsun. Bu ‘reddi miras’ ve ‘zemin kayması’ topluma ve özellikle aydınlarımıza “akıl tutulmasını” da beraberinde getirdi. Geçmişi inkar ile boşalan yere, Batıyı tanımaktan aciz Batı tutkunu aydınlarımız ne yazık ki kalıcı ve ülke sorunlarını çözücü bir alternatif düşünce/düzen koyamadılar. İki medeniyet, iki kültür ve iki gerçek arasında kalan toplum marazi bir hal alarak, iyileşmek yerine daha derin hastalıklara duçar oldu. Zaten aklı kendine yetmeyen, bir türlü aydınlanamamış aydınların oluşturduğu bu çelişkilerle dolu ortamda; toplum olarak maşeri şuurumuzu yitirdik ve bizi biz yapan aklımızı kaybettik. İşte bu herc ü mercin yol açtığı “zemin kaymasının” bizi getirdiği son noktadır “akıl tutulması.”     
                   Oysa meseleleri bırakın çözmeyi, asgari düzeyde algılayıp tanımlayabilmek için ve hatta günlük yaşamın idamesi için; insanın “asgari ölçüde akla, muhakeme gücüne” sahip olması gerekir. Yoksa hiçbir meselenin içinden çıkamaz ve her zaman yüzüne gözüne bulaştırır. Peki biz hangi meselenin içinden çıkabildik şimdiye dek, yüzümüze gözümüze bulaştırmadan hallettiğimiz bir mesele var mı sahi?
                   Biraz hamasete ne dersiniz. Tarihte onlarca devlet kurmuş bir milletiz; Çin’den Avrupa’ya, Hind’den Afrika’ya kadar. Anadolu’yu fethettiğimizde sayısız medeniyetlere sahne olmuş bir mirası devraldık; Hitit, Frig, İyon, Lidya, Bizans vs. En son kurduğumuz imparatorluk üç kıtaya yüz yıllarca hükmetmiş; cenubi Afrika’dan Yemen’e, İran’dan Kafkaslar’a, Kırım’dan Avrupa içlerine kadar. Dünyanın en yüksek medeniyetlerinden birini asırlarca temsil etmiş, Batı’ya karşı İslam’ın bayraktarlığını yapmışız. Halife-i ruy-i zeminin beşareti ve imametiyle üç kıtanın Müslümanlarına payıtaht ve sığınılacak melce olmuşuz (yakın zaman önce medyada yer alan Açe Sumatra haberlerini hatırlayınız). Velhasıl Hakan-ı Türk, Sultan-ı Rum, Sahib-i Tac-ı Roma ve Halife-i Müslimin sıfatlarını aynı anda taşıyarak dünyaya ferman okutturmuş; dostlarımıza rahmet, düşmanlarımıza gazap olmuşuz. Yine üstadın diliyle, “Kıtaları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Biz vardık cihanda, bir de küffar…”
Tarihin kaydettiği en büyük ve uzun ömürlü devletlerden birini kurduk; cihan harbi sonunda Osmanlı yıkılırken bile dört büyük devletten birisiydi. Akl-ı selime yatırım, yapmayan bir milletin, bir devletin bu işlerin bırakın yüzde birini, binde birini; milyonda birini gerçekleştirme imkanı var mıdır? Sınırları içinde barındırdığı onlarca –belki yüzlerce- ırktan, dinden, dilden müteşekkil halkını (tebaasını ve reayasını) aynı ilke, aynı ülkü ve aynı ülke etrafında toplayacak basiret, feraset ve dehayı gösteremeyen bir devletin böylesine devasa (popüler deyimle evrensel) boyutlara ulaşabilmesi mümkün müdür?
 
VE ÇANAKKALE
Çanakkale örneğine indirgersek; orada vuku bulan savaş işte böylesine devasa bir imparatorluğun varolma mücadelesidir. I.Cihan harbini bu adlandırma yerine, İngiliz belgelerinde adlandırıldığı gibi “Osmanlı’nın Paylaşımı Savaşı” diye anlayabilirsek, Sevr’in Osmanlı mirasının/topraklarının paylaşımı anlaşması olduğunu bilirsek; o zaman bu savaşın gerçek amacının ne olduğunu da ayan beyan anlamış oluruz. İddia edildiği veya resmi ders ve tarih kitaplarında yazılıp çizildiği gibi, ilk dünya savaşının sebebi; ne itilaf devletleri ile ittifak devletleri arasında vuku bulan Afrika ve Asya kıtası üzerindeki sömürge paylaşımı -sanki Osmanlı devleti ile direkt ilgisi yokmuş gibi- ve ne de Almanlara karşı Rusya’ya yardım etme girişimiydi. Dönemin süper güçleri arasında sağlanan konsensüse göre; düpedüz Osmanlı Devleti’nin parçalanması ve paylaşılmasının ittifakla hayata geçirilmesi projesiydi.
Onun içindir ki, düvel-i muazzama bütün gücüyle ve aylarca saldırır Çanakkale’ye. Onun içindir ki, onca gemi, denizaltı ve insan kaybına rağmen asla geri çekilmeye yanaşmazlar.
Devlet-i Ali Osman’ın büyüklüğü de bu muazzam güç karşısında ortaya çıkar. Yemen’de, Afrika’da, Galiçya’da. Kafkasya’da ki cephelerle birlikte, şimdi de Çanakkale’de yeni bir cephe açılmıştır. Varolan ordusu ve üç kıtaya yayılmış topraklarından icabet eden gönüllülerle destansı bir savaş verilir Çanakkale’de. Subaylarının, erlerinin, erbaşlarının asırların imbiğinden süzülüp gelen cesareti, feragati ve dehası; dehşetli imkansızlıklar içerisinde Çanakkale’de bir kez daha ortaya çıkar. Bu yüce destan, kanla, alın teriyle, acılarla, zulümlerle ve göz yaşıyla ilmek ilmek örülür Çanakkale’de. Bu tarifi imkansız zafer, nice isimsiz şehitlerin ve gazilerin bin bir meşakkat karşısında serden geçerek kendilerini feda etmesiyle yazılır Çanakkale’de. Bu eşi görülmemiş savunma, üç kıtadan kopup gelen Mehmetler’in anadan, yardan geçerek özlerinde var olan yücelik ve kahramanlığın tabyalara yansımasıyla süslenir Çanakkale’de. 
Zamanın her türlü teknolojik imkanlarını ve askeri gücünü kullanarak saldıran düvel-i muazzama’ya, imkansızlıklar içinde aylarca direnebilen ve “Çanakkale geçilmez” dedirten bu ruh; kendini var eden özelliklerinden arındırılarak anlaşılamaz. O ruhu sadece Türklük’le, ulusalcılıkla, tek adamcılıkla, hurafecilikle ve centilmenlik karşılaşması saçmalığıyla izah etmenin imkanı yoktur, olamaz da. O ruhu, ancak yüce bir medeniyet, yüksek bir seciye, kendini dinine, milletine, namusuna, geleneklerine adamış ve ufku dünyayı saran şerefli bir halk temsil edebilir.  
 
AKIL TUTULMASINA ÖRNEKLER
Şimdi tam sırası değil mi sormanın; sahi nedir bu soyutlamalar, arındırmalar, bilgiyi ve hatta tarihi ters yüz etmeler? Bu ne cürettir, ne cesarettir ki; söz konusu olan Çanakkale gibi devasa bir savaş ve muhteşem bir zaferdir. Kim, kimden ve neyi gizlemeye çalışıyor? Eğer yaşanan “akıl tutulması” değilse, gizlemenin mümkün olabileceğini sanmak, en hafifinden safdillik değil mi? Ve dahi diyelim ki, işbu cüretkarların, bilgi kırıcıların ve tarihi çarpıtanların ‘aklı tutulmuştur;’ peki bu milletin de mi aklı tutulmuştur ki, bunca saçmalık ve hezeyanı sineye çekmektedir.
Alalım şu Çanakkale’yi dinle alakasızmış gibi gösterip, pagan bir bakışla izaha kalkışanları. Orayı ziyaret eden, hakkında yazı yazan dindar kesimi, her gün köşelerinden top atışına tutanları. Bu güruh, Osmanlı padişahı Sultan Reşad’ın, müslümanların Halifesi sıfatıyla kendi tebaasını ve bütün dünya müslümanlarını İslam aleminin bekası ve selameti için savaşmaya çağıran 23.11.1914 tarihli “Cihad-ı Ekber Fermanını” duymamışlar mı, bu belgeye ulaşamamışlar mı? Almanlar’ın bile Osmanlı ile ittifak ederken bel bağladığı en büyük savaş taktiği bu değil miydi; Hilafetin gücünü kullanarak, İngiliz ve Fransızlara karşı Asya ve Afrika müslümanlarını ayaklandırmak. Bu planın Almanlar açısından ne kadarının gerçekleştiği tartışılabilir; ancak Türkler açısından ne kadarının gerçekleştiğini merak edenler, İş Bankası’nın kuruluş sermayesinin nereden tedarik edildiğini araştırabilirler.
                    Cami, namaz, seccade, dua, Allah, tespih, secde vs gibi dini kavramları duyduğunda tüyleri diken diken olan güruh ne sanıyor? Bu savaşın ve dahi Kurtuluş Savaşının hiçbir dini değere yaslanmadan kazanıldığını mı sanıyor?
Ellerinden gelse mütedeyyin Müslümanları Çanakkale’ye uğratmayacaklar. Uğratmamak ne kelime; neredeyse Gelibolu’dan denize dökecekler. Kendinize gelin efendiler; bu ülkede araştırılsa Çanakkale’de şehit veya gazi vermemiş aile yoktur. Bu insanlar, düşman üzerine şarkı söyleyerek, horalarla viralarla yürümediler; tekbirlerle, tahlillerle yürüdüler. Din aşkıyla , Allah aşkıyla, cihad aşkıyla vuruştular. Bu nedenledir ki, biz de onları, dini birer kavram olan şehit ve gazi sıfatıyla anıyoruz.
Dinlermisiniz Mustafa Kemal Paşa’nın dilinden: “…Karşılıklı siperler arasında mesafe sekiz metre… Yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekiler hiç biri kurtulamamacasına kamilen ölüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şayan-ı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor.hiç ufak bir fütur göstermiyor. Sarsılmak yok, okuma bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeğe hazırlanıyorlar. Bilmeyenler, kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. Ben kırbacımla taarruz emrimi verdiğim zaman, askerlerim düşmanın üzerine öyle atıldılar ki, tarif etmesi imkansız… hep bir ağızdan “Allah Allah!” sesleri yeri göğü inletiyordu… Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren şayan-ı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki, Çanakkale Savaşını kazandıran bu yüksek ruhtur.” (M. Kemal Çanakkale’yi Anlatıyor: Ruşen Eşref Ünaydın)
Bir de Çanakkale’de savaşmış İngiliz paşası Sir Hamilton’dan aktarma yapalım: “İngilizler için bu derece umutsuzca ve kan dökücü olan muharebenin tafsilatı asla ve asla kağıt yaprakları üzerine konamaz… Türkler birbiri ardınca muharebe meydanına atıldılar ve Allah’ın adını zikrederek pek yiğitçe ve arslanca harbettiler…” (Çanakkale Kalbe Gömülü Değerler: H. Hüseyin Maltepe)
Çanakkale Cephe Komutanı Alman Genaral Liman Von Sanders’ten de bir alıntı yapalım, zira omuz omuza savaştığı askerini en iyi o bilir: “…Dünyanın her türlü araç ve imkanlarına sahip düşmanlarıyla aslanlar gibi dövüşüyorlardı. Bu ne sessiz, bu ne gösterişsiz bir vatan sevgisiydi. Allah adını anarak düşmanın üzerine atılıyorlardı. Düşmanları bile onlara hayaran kalmıştı.” (Çanakkale Kalbe Gömülü değerler: H. Hüseyin Maltepe) 
Görünen o ki; ya her üç komutan da aynı sahneye şahit olmuş, yada savaşın bütün cephe ve safhalarında Türkler düşmana aynı nidayla saldırmışlar. Ne dersiniz?..
Hayır tersi nasıl beklenebilir ki bir İslam devletinin askerinden, subayından.
Anlaşılan unutulmaması için sürekli hatırlatmak gerekecek bu güruha; Çanakkale savaşı, Osmanlı İslam Devleti’nin ‘küffara’ karşı Hilafet makamı olarak açtığı ‘cihad’ın adıdır.
            Ordumuzun, savaşta düşmana karşı açtığı (moda tabiriyle Arapça yazılı yeşil) “sancak”ın üzerinde de; “La ilahe illallah” yazmaktadır. Dileyenler savaş döneminde Harbiye Nezareti’nce yayınlanan ‘harp Mecmuası’na bakabilirler. Biz mecmuadan, yine Mustafa Kemal’le ilgili bir bölümü aktaralım. Gazi’nin beyanıyla; “Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum!” komutuyla, düşmana karşı kahramanca hücuma kalkan 57.Alay’ın “hiç biri kurtulamamacasına kamilen ölüyor.” Artık zafer kazanılmış, düvel-i muazzamanın en kalabalık orduları burada büyük bir hezimete mahkum edilmiştir. Şehitleri anma, gazilere madalyalarını takma günü gelmiştir. Büyük bir merasim düzenlenir. Çanakkale mücadelesine katılmış tüm alaylar, takımlar birer birer sıralanır. Adı okunan alay adına rütbeliler gelip şeref madalyalarını almaktadır. Sıra 57.Alay’a gelince; ortaya hiç kimse çıkmaz. Çünkü hepsi bu güzelim vatan uğruna şehit olmuştur. Ortada sadece bir kanlı “sancakları” kalmıştır. Başka alaya mensup bir Mehmetçik bu kanlı sancağı ortaya getirir. 57.Alay’ın şeref madalyası sancaklarına takılır. Bu hazin manzara karşısında gözler yaşarmış, dudaklar “fatiha”ları şehitlerimizin ruhuna göndermeye başlamıştır.” (Çanakkale: Talha Uğurluel)                
Haydi daha yakın örnekler verelim ki, belki beyne giden damarlara kanla beraber birazcık iz’an ve insaf pompalanır. Ekim 1950’de Kore’ye gidecek askerlere hem de açık alanda bilfiil yüksek rütbeli subaylar (bugünlerde korkuyla dile getirildiği şekilde: toplu) namaz kıldırmadı mı? Genel Kurmay gönderdiği her kafileye bir imam atamadı mı? Türk askerinin Kore’de yaptığı ilk caminin açılışı 16 Temmuz1956’da Tuğgenaral Cemil Uluçevik Paşa tarafından yapılmadı mı? 
                       “Bu Ülke”de; İngiliz’e, Fransız’a, Avustralya’lıya, Yeni Zelandalı’ya, Rus’a tutmadığı kini; dedesi/ babası Çanakkale’de, Kafkaslar’da bu düşmana karşı savaşırken şehit/gazi olmuş Müslümanlara karşı tutan ne idüğü belirsiz taife bilmelidir ki, bu mazlum millet bir gün bu çarpıklığın, akıl tutulmasının hesabını sorar. Ne yani siz istiyorsunuz diye, mum yakıp istavroz mu çıkaralım Çanakkale’de? Ziyaret sırasında analar, bacılar başörtüsünü çıkarıp, dedeler sakalını mı kessin istiyorsunuz? Mezar ziyaret adabıyla ilgili, İslamın ritüellerini bir yana bırakıp; pagan ayinleri mi yapalım? Anıtları, heykelleri, mezar taşlarını bu millete yakışır bir vakar ile, Kur’an ile, dua ile, tesbih ile değil de ; bir hristiyan, şaman yada Budist gibi mi gezelim? Önerisi nedir zümrenin; açıkça ilan etsinler millete.
Artık mührümüz/imzamız olan, bizim için kutsal bir değer ifade eden bu meşru yerleri yozlaştırmayı, saptırmayı bırakın da; eğer bu yerlerin taşıdığı kutsal değerden rahatsız oluyorsanız, kendinize meşruiyet sağlayacak yeni yerler bulun, gerekirse uydurun.
Koskoca bir cephe savaşını, o zamanki rütbesiyle ‘yarbay’ ve sonradan ‘albay’ olan Mustafa Kemal’in omuzlarına yıkarak, akılları sıra onu yüceltmeye çalışanlar var. Mustafa Kemal’i, elbetteki stratejik bir öneme haiz Anafartalar savunmasıyla öne çıkarıp diğer cepheleri görmezden gelerek, savaşı sadece bir noktaya odaklamak isteyenler ne yapmak istiyorlar? Bu basit tavırlar, ne gerçek bir savaş kahramanı olan Mustafa Kemal’in şanına ekstra bir katkı yapar, ne de Çanakkale savaşının diğer cephelerini ve değerli komutanlarının şanını düşürür. Çok mu zor geliyor böyle düşünen kesime; Mustafa Kemal’in Çanakkale’de bir Osmanlı zabiti olarak görev yaptığını bilmek? Onun üzerinde Kolordu Komutanı Esat Paşa, onun da üzerinde cephe (5. Ordu) komutanı Alman Genaral Liman Von Sanders vardı. Gerekliyse eğer, onun da Harbiye Nazırı Enver Paşa emrinde olduğunu, onun sadrazam Sait Halim Paşa’ya ve onunda Sultan/Halife Mehmet Reşat’a bağlı olduğunu hatırlatalım. Bu basit bilgileri hatırlatmakta fayda var; belki akıl tutulmasına iyi gelir. Çanakkale, diğer cepheleri, komutanları ve askerlerinin candan, serden geçerek yaptıkları direnişle daha mı az övgüye layıktır bu kesimin gözünde? Onların yaptığı da kahramanlık değilse nedir? Yoksa kahramanlık payesi dağıtmak, belli kesimlere ve onların koyduğu özel ölçülere göre mi veriliyor? Adı üstünde, yapılan zaten kahramanlık, ondan öte bir paye yok; ama birileri bununla yetinmiyor, kendileri bu memleket için bir şeyler ortaya koyamazken, bu ülkenin kahramanlarını, şehitlerini, gazilerini tasnife tabi tutuyor. İşine gelmeyeni siliyor, gerekirse görmezden geliyor; işine geleni de nasıl yücelteceğini şaşırıyor. İşte Çanakkale Üniversitesi sitesinden, Anafartalar’da Mustafa Kemal’in göğsüne isabet eden şarapnel parçasının saatine çarpmasını anlatan bir bölüm: “ Omega saati, Türk milleti için kendini feda etti, Komutan Mustafa Kemal’i kurtardı. Türk Ordusunun Kumandanını, Türk milletini, ortadoğuyu, insanlığı kurtardı.” Artık burada bir tür esrime hali söz konusudur ki; ağızdan çıkanı kulak işitmemektedir, yazar kendinden geçmiş ve kalemini hezeyana teslim etmiştir. Dikkat ediniz, burada kurtarıcı olan Gazi’nin kendisi değil onun ‘omega saatidir.’ Bir saatin kudretinin nerelere kadar uzanabileceğini müşahade açısından ilginç değil mi? Küçücük cümledeki büyük mantık hatalarına da girmeyelim. Sadece ortadoğu’nun Çanakkale’den sonra elimizden çıktığını ve o tarihten beri barış ve huzur yüzü görmediğini hatırlatarak geçelim. Şimdi bu şahıs, aklı sıra Gazi’yi övüyor mu, yoksa yeriyor mu varın siz karar verin?
 



Etiketler

  Yorumlar
+ Yorum ekle
Henüz hiç yorum yapılmamış.